"Enter"a basıp içeriğe geçin

Dinamik Açıdan Ruhsal Aygıt ve Parçaları

Dinamik Açıdan Ruhsal Aygıt ve Parçaları
Dinamik Açıdan Ruhsal Aygıt ve Parçaları

Ruhsal evrelerin gelişimini görmeden önce bu evrelerdeki gelişimi daha iyi anlayabilmek ve insanın ruhsal aygıtının çalışma dinamiğini kavrayabilmek için konuyu bir metaforla açıklamak istiyorum. Beş yaşını tamamlamış bir çocukta ruhsal kimlik, ruhsal aygıt ve bilinçlilik durumunu denizde yüzen bir buzdağı ve üzerindeki bir buluta benzetebiliriz. Çocuk doğduğunda, buzdağının suyun üstünde kalan kısmı henüz yoktur. Doğumla başlayan süreçte daha sonra ‘ego’ diye isimlendireceğimiz realiteyi temsil eden kimlik parçamız oluşacaktır. Buzdağının suyun üzerinde kalan kısmının nasıl oluştuğu, nasıl geliştiği ve nasıl değiştiği ile ilgili detay kısmını aşağıda anlatacağız. Suyun üstünde olan bu kısım reel kimliğimizi yani egomuzu temsil etmektedir. Suyun altında olan ana kütle ise biyolojik varlığımızı, biyolojik varlığımızdan çıkan içgüdüleri ve dürtülerin kaynağını temsil etmektedir. Aysbergin tepesinde dolanan bulut ise aysbergin yakasını hiç bırakmamakta, tepeden ona hep talimatlar göndermektedir. Bu da süperegoyu temsil etmektedir. Su seviyesi ise şuurlu kimliğimiz ile şuur dışı kimliğimizin sınırını göstermektedir. Yani bilinçli halimiz sadece suyun üzerinde görülen yapı ile sınırlı kalmaktadır. Suyun altındaki kısım ise bilinçdışı yapımızdır. Suyun hemen altındaki alan ise zorlamakla hatırlayabileceğimiz bilinç öncesi kısımdır.

Ruhsal aygıtı dinamik perspektiften anlayabilmek için bu metaforik anlatım bize birçok yarar sağlayacaktır. Ruhsal aygıtı bilinçle bağlantılı bir perspektiften değerlendirdiğimizde üç katmandan bahsedebilmekteyiz. Birinci katman, bilinçli halimiz; ikinci katman, bilinç öncesi halimiz; üçüncü katman ise bilinçdışı halimizdir. Ruhsal aygıta parçaları açısından baktığımızda ise bu katmanları İd, Ego ve Süperego diye isimlendiririz.

Bebek doğduğunda hiçbir şuurluluk hali söz konusu değildir. Ruhsal aygıt farklılaşmamış bir matriks halindedir. Bu matriks kendisini nöronal yapıyla entegre etmekte, bütünleştirmekte ve haberleşmektedir. Organizma muhteşem bir dizayn ile hücre içi, hücreler arası, organ içi, organlar arası, doku içi ve dokular arası bir iletişim ağı ile örülmüştür. Bu karşılıklı geribildirim sistemleriyle örülmüş olan muhteşem dizayn, tek bir şeye hizmet etmektedir: Organizmanın canlılığını devam ettirme. Bu da ancak mükemmel bir haberleşmeyle mümkündür. Haberleşmenin ana parçası ise sinir sistemidir. Fakat bunun yanında kan biyokimyasındaki hormonlar vasıtasıyla veya dokulardaki bir takım salgı maddeleriyle de bölgesel ve genel haberleşme mümkün olabilmektedir. Bütün bu haberleşmelerin ana amacı hemaostasisi, yani vücudun optimal dengesini korumaktır.
Organizma bir şekilde, yaratılışının gereği olarak bu dengeden çıkacaktır, yani bu denge hep bozulacaktır. Çünkü organizmada dinamik bir yapı mevcuttur. Organizmanın dengesinin bozulması genetik şifremizde programlanmış olan dengeyi yeniden tesis edici otomatik fiziksel refleksler devreye sokularak giderilmeye çalışılmaktadır. Organizmanın dengesinin bozulduğu durumlarda bu dengeyi yeniden tesis etmek için muhtemelen adına içgüdü ve dürtü dediğimiz sinyaller, istekler veya arzular devreye girmektedir. Bunlar bilinçdışıdır ve otomatiktir. Zaten bu dönemde çocuğun bilincinden bahsetmek mümkün değildir.

1. İd: Ruhsal Yapının İlk Bileşeni
Dinamik yapıya göre id, vücutta yeri belirlenemeyen afakî bir şekilde tanımlanan içgüdülerimizin ve dürtülerimizin kaynağı olarak tanımlanan insanoğlunun ilk ruhsal bileşeni olarak tasavvur edilir. Bu bileşenin başlangıç noktası ve sınırları dinamik yapıda net bir şekilde çizilememektedir. Teorik bir tartışma olarak burada id’in bu yapısını biraz irdelemek istiyoruz.
Canlılığın ilk başlangıcı olarak bakteriyofajlardan, gelişmiş insan modeline kadar tüm canlılar, varlıklarını sürdürme ve devam ettirme genetik şifresiyle donatılmıştır. Bu şuurlu bir varoluş değildir. Canlılar üzerlerine yüklenen görevleri tam manasıyla yerine getirmeye çalışmaktadırlar. He¬ma¬os¬ta¬sisi (üst denge hali) yani metaforik olarak cenneti öncelikle muhafaza etmeye, sonraları ise yakalamaya çalışan temel güdüye, yapıya, id denilebilir mi? İdi bu şekilde tanımlarsak bir bakteriofajın, bir virüsün ya da bir bakterinin canlılığını devam ettirmek için verdiği mücadeleyi de id olarak adlandırmak gerekir. Bu ne kadar doğru olur! Biz insanoğlunun ruhsal aygıtının ilk bileşeninden bahsedeceksek id, biyolojik bir yapıdan öte bir anlam ifade etmelidir. Bu durumda bebek anneden ayrıldığında yani göbek kordonunun kesilmesi anından itibaren farklı bir oluşum başlamaktadır. İdin ilk oluşumunu bu devreyle başlatmak mümkündür. Bebeğin bağımsız bir birey olarak kendi varlığını muhafaza etmesi için, genetik şifresinde yazılı olan programa uygun bir şekilde hemaostasisi sağlamak amacıyla içgüdüsel ve dürtüsel talepleri ortaya çıkacaktır. Edilgen bir yapı içerisinde olan bu varlık, bu taleplerin çevre tarafından yani bakıcıları vasıtasıyla giderilmesini bekleyecektir. Açlığının giderilmesi, susuzluğunun ortadan kaldırılması, sıcaktan, soğuktan ve mikro-organizmalardan korunabilmesi ancak bakıcılarının yardımıyla mümkün olacaktır. Burada içgüdüsel davranışlar ve dürtüler yoluyla bakıcıya mesaj gönderilir. Kendisinin sağlayamadığı üst denge durumunu başkaları vasıtasıyla tesis etmeye gayret edilir. Ki artık ötekine ihtiyaç duyulan dönem başlamıştır. Burada şuurlu bir dürtüden bahsetmek mümkün değildir. Acaba buna id demek mümkün müdür? Freud’un kastettiği id’in ana kaynağının bu biyolojik kökenden alındığını kabul edebiliriz.

Başka bir yaklaşım tarzıyla ise bebeğin ilk primitif farkındalık düzeyi ile ağzının bir memeye yönelmesi memeyi talep etmesi, id’in ilk kaynağı olarak nitelendirilmektedir. İd’sel dürtü bir nesne arayışı içindedir. Bu nesne memedir. İd, memeye yönelmekte, memeyi alıp emdiğinde rahatlamakta ve denge haline gelmektedir. Bu farkındalık halinin artmasıyla dürtülerin ve içgüdülerin nesneye yönelik hareketleri ve eylemleri “id” olarak isimlendirilebilir. Daha sonraki gelişim evrelerinde id’in dürtülerinin hedefe yönelik talepleri ego, gerçeklik ve süperego tarafından bazen engellenecek, bazen çarpıtılacak, zaman zaman da izne tabi tutulacaktır. Bu bağlamda dinamik ruhsal aygıtımızın id bileşeninden tam manasıyla bahsetmek mümkündür. İdi biz de bu manada alarak id’in gelişimini takip etmek istiyoruz.

İdin ilk çekirdeğini üstün denge halini korumaya yönelik olarak açlık dürtüsünü ortadan kaldırmak amacıyla bebeğin ağzının bir nesneye yönelmesiyle başlatmak mümkündür. Bu sanki bir nevi ruhsal zigot halidir. Bu zigot, kopyalarını üretecek, dürtüler çoğalacak, farklılaşacak ve özelleşecektir. Açılımlar devam ettikçe ve id’in sanal programı geliştikçe milyonlarca dürtünün hedef nesnesine yöneldiğini göreceğiz. Bir ömür boyu bu dürtüler hep hedefini arayacaktır. Hedeflerine ulaştıkları müddetçe dürtüler yüklendikleri yükten ve gerilimden kurtulacak ve nötralize olacaktır. Bu da organizmanın bütünüyle rahatlamasını, yani cehennemden cennete geçişini temsil edecektir. Dürtünün hedefine ulaşamaması, gerilimin devamına yol açacak, bu da bebeğe ebedi bir cehennem hali yaşatacaktır.

Bebeğin memeye yönelmesiyle başlayan ilk ruhsal zigot oluşumu henüz kaynağını bilemediğimiz bir yolla, tıpkı sıkıştırılmış sanal bir programın açılması gibi kademe kademe açılmakta ve yetişkin insanı oluşturmaktadır. Bu açılımın çeşitli evrelerinde meydana gelebilecek olan tıkanıklıklar ruhsal gelişimin yer yer engellenmesine, tıkanmasına, patolojik seyir göstermesine ve hastalıkların oluşmasına temel oluşturacaktır. Burada matematiksel bir matriksten ya da kaos içerisinde bir determinizmden bahsetmek mümkündür. Erişkin yaşta karşımıza gelen bir bireyde organik bir hata gördüğümüzde bunun, biyolojik gelişmenin hangi evresinde meydana geldiğini tam manasıyla söylemek mümkün olmaktadır. Aynı şekilde ruhsal haritanın aşamaları tam manasıyla çıkarılmamış olsa bile erişkin hayatta karşımıza gelen bir bireyde ruhsal aygıtlardaki bir patolojinin hangi gelişim evresinden kaynaklandığını ana hatlarıyla tayin ve tespit etmek de mümkün görünmektedir. Modern çağın bilim adamının bu deşifreyi yapacağına, ruhsal gelişim evrelerinin katmanlarının haritasını tam manasıyla çıkaracağına inanıyoruz. İd’in memeyle başlayan yolculuğu, tüm dürtülerin nesnelerine ulaşma yolundaki çabaları belli seyriyle sürmektedir. Bu yolculuğun nasıl geliştiğini birlikte izleyeceğiz.

Kapalı bir devre halinde çalışan bir buzdolabı için zamandan, mekândan ya da mantıktan bahsetmek ne kadar saçma ise bir bebeğin de dünyaya geldikten sonra, zaman, mekân ve mantığı bilmesini iddia etmek aynı şekilde saçmadır. Bunların oluşabilmesi için memeyle temas eden id’in ilk realiteyle karşılaşması ve bir kısmının farklılaşarak realiteye adapte olmuş bir yapıya dönüşmesi gerekmektedir. Bu, sanal programın yazılımına uygun bir açılım doğrultusunda olmaktadır. İd’in bir alanı id’den farklılaşarak daha sonra ego ismini vereceğimiz ilk benlik çekirdeğini meydana getirmektedir. İd bir kapalı devre sistem iken, realiteyle bağlantıya geçtikçe bir kısmı farklılaşmakta, realiteyi algılamakta, özümsemekte ve onunla uyum içerisine girmektedir. Bu durum, bir taraftan beynin biyolojik yapısının gelişimini sürdürdüğü sürecin işlemesini diğer taraftan ruhsal aygıtın sanal açılımının aynı şekilde devam etmesini gerektirmektedir. Yani beynin biyolojik gelişimiyle ruhsal yapının sanal gelişimi başbaşa gitmek zorundadır. Beynin biyolojik yapısı gelişimini sürdürürken bir tıkanıklığa uğrarsa ruhsal aygıtın gelişimini tamamlaması mümkün değildir. Beyni bir müzik aletine benzetecek olursak bir enstrümanın çalınabilmesi için enstrümanın fiziki varlığının tam teşekkül etmesi ve tüm notaları çıkarabilecek hale gelmesi şarttır. Fakat o enstrümanı çalabilmek için enstrümanı kullanabilecek kabiliyetlerin geliştirilmesi gerekir ki bu bir senkronizasyon işidir.

Beynimizin biyolojik yapısının gelişimi 18’li yaşlara kadar devam eder. Beynimizin ruhsal yapısının gelişimi ise dinamik yapı içerisinde hayat boyu oluşmakta ve değişmektedir. Bu manada ruhsal aygıtına baktığımızda id’in yaşamının tek bir felsefesi vardır. Bu da haz ilkesidir. Burada kastedilen haz organizmayı üst denge (hemaostasis) haline getirecek içgüdülerin ve dürtülerin deşarjı yani nesnelerine ulaşmasıdır. İdin yaşamda başka hiçbir dayanağı yoktur. Başka hiçbir şeyi bilmez. İd eşittir hazdır. Yani biyolojik manada denge haline ulaşmaktır.

Bu tanım zihninizi karıştırabilir ve bu tanımla id’i anlayamamış olabilirsiniz. İdi anlayabilmek için id’de olmayanları anlatmak gerekir. Buna göre id’de zaman yoktur, zira zaman kavramı insanoğlunun egosu tarafından oluşturulmuş sanal bir gerçeklik halidir. Zaman, sonradan bizim sanal dünyamızda yaratılmıştır. Suyun üzerinde, yani buzdağının suyun üstünde kalan kısmında ise zaman kavramı bulunur ve çizgisel (lineer) bir şekilde işler. Suyun altında ise zaman yoktur ve burada olmayan zaman, egodan bakıldığında, yani egonun bakış açısına göre döngüseldir. İd’de zaman, bir dairenin siglisundaki dönüşüm gibidir. Önü ve arkası belirsizdir. Kim neyin önünde ve kim neyin arkasında, dairede buna karar vermek mümkün değildir. Egoda ise zaman çizgiseldir, doğrusaldır yani geçmişi, anı ve geleceği vardır. Bilinmez bir geçmişten gelir, bilinmez bir geleceğe gider. İnsanı gerçek manada anlamak istiyorsak ana yapımız olan id’in zaman kavramının bulunmadığını ve zamanın orada işleyişinin döngüsel olduğunu hep hatırımızda tutmamız gerekir.

Bu size uzak bir düşünce gibi gelebilir. Hemen yanı başımızdaki küçük çocuğunuza, kardeşinize veya yeğeninize yüzünüzü çeviriniz. Üç, dört ya da beş yaşındaki bu küçüğe, dünü, bugünü ve yarını bir saat, bir gün, bir yıl sonrayı kavratabilmek için yıllarca beynini yıkamanız gerekir. Uzağa gitmenize gerek yok, kendi içinize dönün. Birincil süreç dediğimiz düşünce süreçlerinde yani rüyalarımızda ve fantezilerimizde zamanın ne kadar döngüsel olduğunu, geçmişin, şimdinin ve geleceğin nasıl iç içe girdiğini doya doya seyredebilirsiniz. Daha da ileri giderek bir akıl hastanesinde birincil düşünce sürecine dönen bir psikotik hastanın nasıl zamanın dışında yaşadığını gözlemleyiniz. Kısacası esas kaynağımız olan id’de zaman yoktur ve olmayacaktır. İşte biz böyle bir yapı üzerine hayatımızı ve medeniyetimizi bina ediyoruz.

İkinci olarak id’de mekân yoktur. Mekân da insanoğlunun egosu vasıtasıyla oluşturduğu sanal bir illüzyondur. X, y,z koordinatlarının oluşturduğu bir dünya tasarımının uzamsal algısı bizde mekân olarak adlandırılır. Yerimizi bu koordinatlara bakarak tayin ederiz ve mekânın varlığına inanırız. Bu da beş duyu ile alınacak olan algılara bağlıdır. Beş duyu ile algılanan algılar ise sadece elektriksel uyaranlar/potansiyeller ve kimyasal mediatörlere bağlıdır. Yine mekân kavramının bu sanal yapısını algılayabilmek için yanı başımızda bulunan küçük bir insana eğilelim. Beş yüz km. uzakta oturan babaannesini gecenin on ikisinde görmek isteyen çocuğumuza onun uzakta oluşunu bir türlü anlatamayız. Uzaklık ve yakınlık yani mekân kavramı onun zihninde henüz yoktur. Zaman kavramında olduğu gibi mekân kavramının oluşabilmesi için yıllarca ona bir eğitim vermemiz gerekir. Gökyüzünde gördüğü güneş gözleri kadar küçük, ay bir simit gibi koluna takacağı büyüklüktedir.

İd’i daha iyi anlayabilmek için ne olmadığını gösteren üçüncü bileşen mantıktır. İd’de mantık yoktur. İlginçtir ki, biyolojik yapının kurulumu, yani beynimizin nöronal aktivitesi, mantıksal kurguya açık ve onunla senkronizasyon/eşzamanlılık gösteren bir tabiattadır. Mantıksızlığı, birbiriyle çelişen kavramlaşmayı beyin otomatik olarak reddetmektedir. Mantıksal zıtlığı ve tersliği yine mantıksal mekanizmalarla birbirine bağlamak gayreti içindedir. Bunu bebeğin gelişimindeki otomatik uyarı açlığına, yaşı dolduğunda yürüme potansiyeline, vakti geldiğinde konuşma istidadına benzetebiliriz. Bu insanoğlunun yaratılışında var olan bir programdır. Ama id’in özünde mantık yoktur. Bir çocuktan mantıklı bir davranışı beklemek mümkün değildir.

İnsanoğlunun yeryüzünde bir medeniyet oluşturabilmesi için zamana, mekâna ve mantığa ihtiyaç vardır. Mantık determinizmle iç içe geçen bir yapıdır. Her sonucun bir sebebi, her etkinin bir sonucu vardır. Hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan hiçbir şey de yok olmaz. Ama çocuk ve ilkel yapımız bu şekilde düşünmez. Bir çizgi filmde kahramanın pencereden çıkarak uçtuğunu gören 4 yaşındaki bir çocuk kendisinin de uçabileceğine hükmederek pencereden atlayabilir. Onlarca çocuk bu gayretkeşliğin peşine düştüğü için birçok çizgi film yasaklanmıştır. Mantıksızlıklarla dolu çocukluk hayatımız aklımıza geldikçe tatlı tatlı gülümseriz. Hâlbuki aynı yapı, şu anda içimizde buzdağının altında aktifliğini ve işlevini sürdürmektedir. Ana yapımız, yine zamansız, mekânsız ve mantıksız olarak hayatiyetine devam etmektedir. Bu yapıyı rüyalarımızda net bir şekilde görürüz. Ölü insanlar canlanır, canlı insanlar parçalanır, tekrar bütün haline gelebilir. Yoğunlaştırma mekanizmasıyla birçok şahsı bir şahıs üzerinde birleştirebiliriz. Çocuğumuza mantığı öğretebilmek için yine beş altı yıllık bir eğitim gerekmektedir. Bazılarımız ise ömür boyu öğrendiğimiz halde mantıklı davranamamaktadır.

Dördüncü bileşen olarak id’imizde ahlâk yoktur. Ahlâk ego ya da toplum tarafından sonradan üretilmiş, medeniyetin devamı için gerekli olan kurallar bütünüdür. İçimizde hiçbir ahlâki engel tanımayan, her zaman dürtülerinin tatmini yönünde faaliyet gösteren canavarca bir ruh parçamız vardır. Bu ahlâksız yapıyı ego ve toplum denetiminin olmadığı psikoz hallerinde çok net görebiliriz. Ulu orta soyunan ve mastürbasyon yapan psikotik insanlar zaman zaman gazete manşetlerine çıkmıştır. Ergenlik döneminde cinsel dürtüleri yoğun olan gençlerin rüyalarında ve fantezilerinde karşı cinsten ebeveynlerini gördüğü ve intihara kadar giden bir süreci başlattığı hepimizin malumudur.

Yine idimizde suç ve ceza bulunmadığı gibi agresyonun boşaltılmasında da suç ve ceza arasında orantı yoktur. İd’in yapısına göre, herhangi bir dürtüyü deşarj etmek herhangi bir şekilde ceza gerektirmediğinden dolayı ceza diye bir kavram da yoktur. Ancak eğer bir dürtü başkaları tarafından engellenirse, en ağır şekilde cezayı vermek id’in görevidir. Burada suç ile ceza arasında orantı yoktur. Çocuğu tarafından istenen şekeri almayan baba o an çocuğu tarafından öldürülebilir. Ayhan Songar Hoca’nın psikotik depresyonda olan bir hastayla ilgili olarak şunları aktardığı bildirilir; hekim hastayı muayene etmek için, hastanın omuzuna dokunduğunda uyuyan hastayı uyandırmış, hasta dönüp bakmış, yastığının altındaki silahı ateşleyerek doktoru öldürmüş ve uykusuna devam etmiştir.

Hepimiz yıllarca masallarla büyütüldük ve bu masallar yukarıda anlatmış olduğumuz yapısal açıklamaları en özlü bir ifade tarzıyla bizlere sunmaktadır aslında. Şöyle başlar bu masallar:
Bir varmış, bir yokmuş
Evvel, zaman içinde
Kalbur saman içinde
Develer tellal iken
Pireler berber iken
Ben babamın beşiğini
Tıngır mıngır sallar iken
Az gittik uz gittik
Dere, tepe düz gittik
Gide gide gittik ki
Bir arpa boyu yol gitmişiz
… ve zamanın behrinde bir kral varmış… diye devam eder tüm bu masallar. Burası id’den egoya geçiş çizgisidir. Her masalın dibacesi olan bu ifadelerde id’imizin ana yapısını görmek mümkündür. Bu ifadelerde görüldüğü gibi evvel, yani geçmiş bugünkü zamanın içerisinde, kalbur yani samanı elemek için kullanılan aygıt samanın içindedir. Hâlbuki samanın kalburun içinde olması lazımdır. Burada develere tellallık yaptıran, pirelere berberlik yaptıran bir mantık hâkimdir ve babasının beşiğini sallayan döngüsel bir zamandan bahsedilmektedir. Az gidilip uzak gidilip ovaların geçildiği bir mekân anlayışı, bir arpa boyuna sığdırılmakta… Aslında nesiller boyu ruhumuzun hakikati bilindiği halde biz bundan bihaber yaşamaktayız. Böyle bir yapı üzerine kurulmuş olan ego, tıpkı masalların girişindeki kaotik ve bulanık anlatım üzerine inşa edilen düzenli yapılarında olduğu gibi medeniyetin oluşturulabilmesi için reel bir kimlik yapılandırmaya çalışmaktadır. Zira masalın içerisinde bu giriş üzerine oturan geniş bir zaman, mekân, mantık, determinal yapı ve ahlâk vardır, suç ve ceza arasında bir orantı vardır. Bu da insanoğlunun reel dünyasıdır.

2. Ego
Ruhsal yapının en önemli kısmı ego diye tanımladığımız benlik kısmıdır. İnsanı izah etmeye yönelik teoriler çoğunlukla benlik (ego) odaklıdır. Ego kelimesi teknik terim itibarıyla Freud’un teorisinde, ruhsal yapının yapısal açıdan ayrıştırılmasındaki ikinci önemli öğesidir. İd’imiz, dürtüleri ve arzuları temel alıp hazza ulaşmaya çalışırken; egomuz, gerçeklik ilkesini temel alarak var olur. Ego insan ruhunun gerçeklik yönünü temsil eden parçasıdır. Gerçeklik, yaşadığımız evren içerisindeki geçerliliğini yitirmeyecek olan fiziki kuralların ve bunların üzerine bina edilmiş bir medeniyetin varlığını kabul etmektir. Ego bu gerçekliğe uyum gösterdiği oranda egodur. Doğumla birlikte başlayan realiteyle ilk yüzleşme, insan beyninde biyolojik bir takım değişmelere neden olmaktadır. Bu değişmeler ruhsal aygıtın otomatik olarak yeni açılımlara doğru yönelmesini gerektirir. Bilim adamları buna epigenetik bir bakış demektedir. Nasıl ki zigotun oluşmasıyla başlayan insan organizmasının gelişmesi, aşama aşama belirli süreçlerden geçiyorsa, ruhsal yapının gelişimi de benzer bir özellik göstermektedir. Saf bir şekilde id halinde var olan ruhsal aygıt, gerçekliğin acımasız çarklarıyla karşılaştığında egoyu oluşturabilecek epigenetik bir açılım meydana gelmektedir. Bu, çocuğun yürümesinde, konuşmasında ve uyarı açlığında gördüğümüz içsel dünyada var olan şartlar meydana geldiğinde de fonksiyonel olan bir yapıdır.

Aynı şeyi egonun oluşum sürecinde de gözlemlemek mümkündür. Ruhsal yapının kaotik materyalinden içgüdü ve dürtülerin, nesnesine doğru yönelmesi esnasında realite karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda bu kaotik materyalden oluşan matriks kısmının bir parçası farklılaşarak yani epigenetik bir açılım sağlayarak egonun ilk çekirdeğini meydana getirmektedir. Burada egonun ilk fark etmesi gereken şey zaman kavramını, mekân kavramını, mantık kavramını ve determinal yapıyı oluşturmaktır. Bebeğin memeyi emebilmesi için bir zamana, bir memeye ve bunun için de bir emeğe ihtiyaç vardır. İlk ego oluşum çekirdeğinde memenin gecikmesiyle başlayan dürtülerin ertelenmesi yavaş yavaş açılımlaşarak tüm dürtüleri bekletebilme, erteleyebilme zaman ve zemin şartlarını ayarlayabilme yeteneğini temin etmektedir. Ego, bu basit fonksiyonları oluşturarak realitenin daha karmaşık açılımlarına doğru yolculuğuna devam eder. Hayatta var olup yaşayabilmenin tek koşulu gerçeklik ilkesini algılayabilmek ve buna uyum gösterebilmektir. Bu çok zor bir olaydır. Beş duyu ile algılanan milyonlarca bilgi girdisinin beyinde bir merkez tarafından değerlendirilebilmesi, tanınabilmesi ve kaydedilebilmesi için, hem beyin yapısının hem de zihinsel yapının belirli bir gelişmişlik evresine gelmesi gerekmektedir.

Bebekte id’in farklılaşan kısmı olan ego gitgide gelişerek ve büyüyerek farkındalık ve bilinç kavramını geliştirir. Kendini fark etme, diğerlerinden ayırabilme egonun en önemli ve ilk yaptığı fonksiyonlarından biridir. Bebek için uzun bir yolculuk başlamıştır. Kendisi ile ötekinin sınırlarını ayrıştırarak kendi bedeninin sınırlarını netleştirecek ve ötekinin veya nesnenin var olduğunu bilecektir. En önemlisi de dış dünyanın var olduğunu ve değişmezliğini anlayabilmek için informasyonun zihne kaydedilmesi gerekmektedir. Yani hafıza işlemlerinin çalışır halde olması gerekir. Bebekte ilk başta bu özellik de yoktur. Beş duyu ile elde edilen enformasyon zamanla beyindeki hafıza kalıplarına alınır ve çocuk dışarıdaki nesnelerin aynı kalacağına olan inancını temin etmeye başlar. Bunu oluşturabilmesi için de uzunca bir yolculuk yapması gerekir. Anne, gözü önünde olduğu müddetçe vardır, anne veya nesne göz önünden uzak olduğunda da bebek onun yok olduğuna inanır. Ama bu nesnelerin zihinde içsel bir tasarımının oluşturulmasıyla annenin yokluğunu telafi edecek geçici bir kompensatuar (telafi edici) mekanizma kurulmuş olur. Daha sonra egonun fonksiyonları geliştikçe, mantıksal bağlantı kurma yoluyla gözden kaybolan nesnenin tasarımsal olarak bir başka yere gittiği şeklinde çıkarım yapar ki bu çocuk için devrim niteliğinde bir şeydir.

Buradaki gelişimler sanki epigenetik bir materyalin derece derece oluştuğunu, safha safha açıldığını göstermekte ve insanoğlunun ego oluşum hikâyesi her insanda ortalama olarak aynı süreçlere bağlı gözükmektedir. Bu süreç devam ederken çocuğun; geçirmesi gereken evreler olan hayalle gerçeğin ayrılması, canlı ile cansızın ayrışması, içten gelen duyum ile dıştan gelen duyumun ayrışması aşamalarını da yaşaması ve öğrenmesi gerekmektedir. Tüm bunlar aşama aşama gerçekleştikten sonra ancak yetkin bir egodan bahsedilebilir. Yetkin bir ego zamanın çizgiselliğini ve sürekliliğini; mekânın üç boyutsal yapısı, mantıksal kurguyu, olaylar arasındaki determinal bağı, somut olan bilgiyi ve bu bilgilerin dil ile ifadesini ve bunlardan sonra soyut olan bilgiyi çıkarsamayı öğrenir. Bu şartları yerine getiren ego yetişen bir egodur. Bu açılımların birisinde meydana gelecek olan tıkanıklık egonun bütüncül görevlerini yapma konusunda eksiklikler ortaya çıkaracak ve belki de birçok bozukluklar meydana gelebilecektir.

Ego yetenekleri gelişmemiş bireylerle veyahut hiç egosu olmadığını düşündüğümüz hayvanlarla bu yapıyı karşılaştırdığımızda, egosu gelişmiş insanlarda ne gibi farklı özellikler bulunur?

İnsanoğlunu hayvanlardan ayırt eden temel özellik bilinç, farkındalık ve konuşma yeteneğidir. Başka bir deyişle simgeleri kullanarak iletişim kurma becerisidir. Biyolojik olarak insana baktığımızda hayvandan farklılaşan temel özelliği, insan beyninin korteks yapısının olmasıdır. Korteks kitabımızın başında da belirttiğimiz gibi insan beyninin en üst kısmında bulunan ve tüm beyni kuşatan çok ince bir tabakadır. Bilgilerin koordine edilmesi, birleştirilmesi, ayrıştırılması, hafızaya kaydedilmesi benzerliklerinin ve farklılıklarının tespit edilmesi; yine ayrıca akıl yürütme yoluyla bir takım sonuçların çıkarılması, korteksin temel fonksiyonlarıdır. Korteksin altındaki tabaka sub-kortikal bölgeler denilir ki bu sub-kortikal bölgeler bağımsız çalışan örgütler gibidir. Oradaki idrak birbirinden farklı kompartmanlarda farklı yaşantıları barındırabilir ve farklı çıkarımları oluşturabilir. İşte bunların arasındaki bağlantı ve ahengi sağlayan orkestra şefi ise kortekstir.

Egonun temel fonksiyonunu gerçekleştirmesi korteksin varlığı ile mümkündür. Korteks tüm beynin dış yüzeyini kapladığı halde insanın entegratif bütünlüğünü temin eden korteks kısmını ise pre-frontal korteks dediğimiz alın kısmımızın altına düşen korteks parçası oluşturmaktadır. Bazı cerrahi müdahalelerden sonra, trafik kazalarında meydana gelen yaralanmalar sonucunda, kanser ve başka nedenlerle bazı bireylerin pre-frontal korteksleri hasar görmektedir. Bunlar incelendiğinde ego fonksiyonlarının entegratif özelliğinin kaybolduğunu görüyoruz. Bu kazalardan önce entegratif bir kimliği muhafaza edip bir kimlik ve kişilik çeperi oluşturmuş bireylerin bu kazalardan sonra farklı kimlik parçalarıyla, farklı zaman dilimlerinde var olduğunu, esas kimliğe uymayan davranış düşünce ve duygulanım içinde bulunduklarını tespit ediyoruz. Kimlik çok farklı şekilde hareket etmektedir ve bir tutarlılık bulunmamaktadır. Buradan yola çıkan bazı bilim adamları ruhsal aygıtın ego denen parçasının beynin pre-frontal korteksi vasıtasıyla fonksiyonunu sürdürdüğünü göstermişlerdir. Yine aynı sonuca deneysel olarak da ulaşmak mümkündür. Alkol veya uyuşturucu almış bireylerde pre-frontal kortekste inhibisyonlar oluşmakta ve fonksiyonlarını yürütemez hale gelmekte ve bu kişilikten beklenmeyen davranış kalıpları parça parça aktive olabilmektedir. Hatta hipnotik trans hallerinde pre-frontal korteks devre dışı bırakılarak egonun temel fonksiyonları dışlanmakta, dağılma (disosiasyon) dediğimiz ruhsal fenomenler ortaya çıkarılabilmektir.

Ruhsal aygıtın ego kısmını anlayabilmek ve bunu beyinde görüntüleyebilmek için teorik bir sistem tartışması yapabiliriz. Bu teorik sistem tartışmasını yapabilmek için bildiklerimiz, bilmediklerimiz ve öngörülerimiz olacaktır. Bu bağlamda, sadece bir maddeden müteşekkil olan beyin cevheri, vücudun içinden ve dışından uyaranlarla uyarılmaktadır. Birinci varsayım, bir bebeğin uyarı açlığı içinde olmasıdır. Bir bebeğe dışarıdan beş duyuyla uyarı verilmediğinde bebeğin gelişiminin durduğu gözlemlenmiştir. Bu çok önemli nesnel bir bilgidir. Demek ki insanoğlu uyarı açlığı içinde ve bunun doyurulmasını istemektedir. Bu olmayınca da ruhsal gelişim bloke olmaktadır. Peki, bu uyarılar nasıl oluşmakta, nasıl etki bırakmakta ve nasıl saklanmaktadır. İster içerden ister dışardan olsun her uyarı nöronlarda elektriksel bir impuls yaratmakta, bu impulslar belirli merkezlere ulaşmakta, o merkezlerde uyarıları düzenlemekle görevli diğer sinir hücreleri tarafından algılanmakta ve depo edilmektedir. İşte bu depolama bir arşivleme sistemini getirmektedir. Bu arşivleme sisteminin de bir mantığı olduğu tespit edilmiştir. Bebek, nöronlardaki bu iletişimleri ilk etapta primer hafızasında saklayabilirken, ilerleyen aylarla beraber bir üst sistem olduğuna inandığımız sekonder hafıza kayıtlarına da geçirmeyi başarmaktadır. Gelen bilgiler, primer hafızada 20–25 milisaniye civarında tutulabilirken ve sınırlı sayıda bilgi saklanabilirken epigenetik bir gelişim modeliyle izah edebileceğimiz sekonder hafızanın devreye girmesiyle birlikte bu bilgiler sonsuza kadar saklanabilecek ve sonsuz materyali içerebilecek bir depoya yerleştirilmektedir. Bu yer, beynin tüm alanını içeren ‘nöronal kimyasal’ bir arşiv niteliğindedir. Bu depolama işleminde, yine yaratılışımıza uygun bir açılımla bu bilgiler arasında bağlantı kurma, sistematik bir yapılandırma, akıl yürütme, çıkarım yapma ve soyut düşünme gibi temel yeteneklerin hiyerarşik bir şekilde geliştiğini gözlemlemekteyiz.

Bu arşiv bilgilerinin değerlendirilmesi, ilişkilendirilmesi ve akıl yürütülmesine farkındalık, bilinç veya düşünce diyoruz. Arşivdeki paketlenmiş bilgi materyallerinin muhteşem bir süratle transferlerinin gerçekleştirilmesi, bunların ortak olarak vektörel bir bütünde birleşmesi; insanın bilincini ve farkındalığını geliştirmektedir. Bu sürecin gelişimiyle ilgili nesnel bilgiler, varolan materyalin büyüklüğü karşısında çok küçüktür. Bu materyalin değerlendirilişini kaba hatlarıyla gösterebilmek ve gelişim evrelerini izlemek mümkün olabilmektedir. Ama bunların hangilerinin ne şekilde, hangi kimyasal kodlarla nerelerde saklandığı, nasıl açığa çıkarıldığı ve değerlendirildiği tamamen meçhulümüzdür. Bu sadece kimyasal kod mudur? Bir elektriksel potansiyel midir, elektromanyetik bir dalga mıdır ya da bu üçünün rezonans halinde belirli oranlarda birleşmelerinden ortaya çıkan bir sonuç mudur bunu bilmiyoruz. Ama bildiğimiz açık ve net gerçek şudur: İçten ve dışardan gelen her türlü uyaran, elektriksel bir yapıya dönüşmektedir, yani maddeleşmektedir. Dışarıdaki bir uyaranın bir madde koduyla algılanması o kimyasal maddenin kendisi değildir. Dışarıdaki ve içerdeki uyaranın simgesel bir karşılığıdır. Yani madde ile enerji aynı şey değildir. Madde enerjinin şifresini yüklenmiş görevli bir materyaldir. Bu yapı dinamik bir yapı olarak her an yenilenmekte ve yenilenen bilgiler kendi içinde de dıştan uyarı gelmeden tasarımsal dünyamızda etkileşim içine girmektedir. Bu durumda realite ikiye ayrılmaktadır. Birincisi, dışta var olan nesnel dünyanın doğrudan bir şekilde bizde uyardığı bilgi bombardımanı ve ikincisi de bunların beynimizdeki kimyasal izdüşümleridir.

Diğer taraftan dış dünyanın kodlanmış bilgilerinin içerde arşivlenmesi sonucu oluşan iç dünyamızdaki tasarımsal varlığı, dış dünya olmasa da varlığını devam ettiren ayrı bir evren olarak vardır. Nesneler dünyasının içimizdeki hafıza kayıtlarındaki sürekliliğini koruyan bu varlığı, çeşitli içsel ve dışsal müdahalelere açık, değişken ve dinamik bir yapı içermektedir. Burada egonun fonksiyonları daha da karmaşıklaşmaktadır. Nesne tasarımlarıyla oluşturduğumuz kopya dünya ile dıştan bize her an bilgi akışını sağlayan gerçek nesnel dünya, birbirine paralel bir şekilde varlığını sürdürürken iç dünyadaki tasarımsal yapı dış dünyadan gelen bilgiyi çarpıtabilmekte, değiştirebilmekte, eksiltebilmekte ve artırabilmektedir. Tersi de aynı şekilde geçerlidir. İç dünyadaki bilgi materyali ve tasarımsal yapı, dış dünyanın nesnel gerçekliğini algılamamızı engelleyebilmekte, değiştirebilmekte veya küçümseyebilmektedir. Bu da sistemler arasındaki egonun bütünlüğünü korumak için epigenetik bir açılımdır.

Ruhsal gelişme evrelerinde ego, bütünlüğünü ve saygınlığını koruyabilmek için, eğer sağlıklı bir gelişim çizgisi izlememişse, nesnel dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine bir çözüm olarak nesnel dünyanın varlığını çarpıtma yoluna başvurabilir. Birçok bozukluğun temelinde bu bilişsel çarpıtmaları tespit etmek mümkündür. Ego realiteye uyum göstermek zorunda olduğundan dolayı fonksiyonları açısından birçok görevler yüklenmektedir.

Ego, id’in üzerinde bir kontrol görevlisidir. İdin dürtülerinin rasgele bir şekilde ulu orta deşarjının gerçeklik ilkesine uymaması nedeniyle bu dürtülerin kontrol mecburiyeti vardır ve bu görevi ego üstlenir. Ama dürtüleri yoğun bir baskı altında deşarj etme imkânı vermeden tutabilmek oldukça zordur. Dürtülerin aşrı baskısı sonucunda egonun tüm fonksiyonları çöküp devre dışı kalabilir. Bu nedenle de ego, id’i belirli bir dereceye kadar memnun etmek ve onun dürtülerine alternatif çıkış yolları bulmak durumundadır. Ego id’i hoşnut tutmak mecburiyetindedir. Birinci görevi budur. Aksi takdirde hayatta kalması ve sosyal varlığını toplum içinde devam ettirmesi mümkün değildir.

Egonun ikinci görevi ise realiteye uyum sağlayıp onu hoşnut etmektir. Bir başka ifadeyle on un görevi, çevresindeki dünya ile iyi geçinmek, realiteye uymak, fiziksel şartların sınırlarını bilmek ve ona göre davranmaktır. Gerçekliği yani çevreyi tatmin edemeyen ve ona uyum gösteremeyen ego varlığını devam ettiremez.

Egonun üçüncü bir görevi ise, aşağıda anlatacağımız süperegoyu hoşnut tutmaktır. Süperego değer yargılarımızın hepsini temsil eden, ideal kimlik olarak benimsediğimiz kimliğimizin bizden istediklerini yerine getirme konusundaki fonksiyonudur. İd dürtülerin tatminini isterken süperego dürtülerin bastırılmasını talep eder. Realite bu dürtülerin uygun zemin ve zamanda gerçeklik ilkesine uygun bir şekilde deşarjını talep eder. İşte böylece egomuz üç tane efendisi olan bir köleye benzetilebilecek bir konumda betimlenebilir. Bu köle efendilerini memnun etmek üzere çalışmaktadır. Bu efendiler id, gerçeklik ve süperegodur. Bu fonksiyonlarını icra edebilmesi için de egonun güçlü, deneyimli ve epigenetik gelişimini sağlıklı bir şekilde tamamlamış olması gerekir. Neticede her şey egonun sağlıklı gelişip gelişmediği ile ilgilidir.

3. Süperego
Ruhsal aygıtın üçüncü parçası süperegodur. Bebek gelişim evresinin üç yaşlarına yaklaştığı dönemlerde, ruhsal yapının bir kısmı farklılaşarak süperego fonksiyonlarını yerine getirmeye başlar. Süperegonun oluşabilmesi için ruhsal aygıtın gelişim basamaklarının sağlıklı bir çevrede oluşması gerekir. Süperego, realitenin de ötesinde anne ve babanın çocuktan beklediği davranış kalıplarının, doğru ve yanlışların içselleştirilmesidir. Yani anne ve babanın tasarımsal olarak içeri alınması, introjekte edilmesidir. Anne-baba ile birlikte tüm değer yargılarının; örf, adet, gelenek, din ve kültürün yüklemiş olduğu kodlamaların iç dünyamızda tasarımının oluşturulmasıdır. Üç yaşına kadar ego, id’in dürtülerini tatmin etmek, egonun reel beklentilerine veya şartlarına uyum göstermek mecburiyetini hissederek davranış sergilerken üç yaşından sonra reel şartlar uygun olsa dahi içe alınmış olan anne-baba tasarımlarının onayına müracaat etmek zorunluluğunu hisseder. Günah, yasak, ayıp gibi kavramlarla iyinin ve kötünün ayrıştırıldığı bir tasarımsal dünyada, çocuk bir takım dürtülerini tatmin etmeyi arzu etse dahi içindeki bu süperego baskısı sebebiyle eylemlerini belirli oranlarda kontrol eder veya durdurur.

Burada sorun değerler sistemini çocuğa aktaran anne-babanın bu değerler sistemine vermiş olduğu önem derecesidir. İnsanoğlunun temel yapısı olan içgüdüsel ve dürtüsel mekanizmaları bilmeyen, realitenin, dürtüleri deşarj edici ve kolaylaştırıcı veya telafi edici çıkış yollarını göremeyen çok katı bir değerler sistemini yüklenerek bunu çocuğuna aktarmaya çalışan bir ebeveynin yaptığı uygulama çocukta çok katı bir süperego oluşumuna neden olacaktır. Bu durum dürtülerin ve egonun nefes alamadığı çok baskılanmış bir kimlik yapılandırmasını getirecek ve iç dünyamızdaki ahengi bozarak patolojik bir takım gelişmelere sebep olabilecektir.

Tam tersi yönde dürtülerin serbestçe boşalabilmesine imkân tanıyan, realitenin varlığını zaman zaman yadsıyarak, zaman zaman da hileli yollarla atlayarak dürtülere serbestçe dolaşım hakkı sağlayan bir ebeveynin yetiştirdiği çocukta da sağlıklı bir süperego gelişemeyeceği için ciddi ruhsal patolojilere ortaya çıkabilecektir. Antisosyal kişilik örüntüsü bu tip bir eğitim modeli sonucunda ortaya çıkan bir kişilik yapısı olup, bütün toplumların başına bela olmaktadır.

Süperegonun kendi içerisinde de ahenkli bir şekilde dağılımının olması gerekir. Bazı durumlarda ahenkli bir süperego varlığı şeklinde gözlemlenen kişilik örüntülerinin bir kısmında da süperego i çinde delikler oluşmaktadır. Bu deliklere denk gelen dürtüler çok rahat bir şekilde deşarj edilebilmekte ve kişi bundan bir rahatsızlık duymamaktadır. Başkalarının haklarına aşırı hassasiyet gösteren, ilişkilerinde adaletli bir şekilde davranan bir birey çocuğuyla ensest bir ilişki yaşayabilmekte ve bunu yadsıyarak hayatını yıllarca devam ettirebilmektedir. Veya sosyal hayatta uyumu çok mükemmel, ailesine sevgiyle dolu bir eş, sadakat üzerine nutuklar atarken evlilik hayatı içerisinde bir başka birisiyle aşk yaşamayı doğal görmekte, bununla ilgili, süperegosunun vicdani şekilde eleştirebileceği bir muhasebeyi hissetmemektedir. Bu da süperego deliklerine bir başka örnek olarak verilebilir.

Süperego toplumsal yaşamın devam edebilmesi için insanın kendi içerisinde, kendini durduracak olan sınırları belirleyen bir çeper gibidir. Bu çeperin kalktığı durumlarda insanın ne kadar vahşileştiği, ne kadar dürtülerinin ve öfkesinin esiri olduğu bilinen bir gerçektir. Özellikle gerçeklik ilkesinin yürütülmesinde temel ilke olan hukukun geçerliliğini yitirdiği bir takım ortamlarda, bazı bireylerin kendilerinden beklenilmeyecek kadar vahşileştikleri ve katliamlar yaptıkları bilinen tarihi gerçeklerdir. Bunlar da ancak iç dünyalarında süperego zayıflığı olan bireylerin yapabileceği eylemlerdir. Sağlıklı bireylerden oluşan toplumlar meydana getirebilmenin temel şartı ise esnek bir süperego oluşturmaktan geçer.

Toplumumuzda süperego kavramı vicdanla eş tutulmaktadır. Bu tanımlama bir noktaya kadar doğrudur. Ancak süperego vicdandan daha geniş bir alanı kapsamaktadır. Süperego bir nevi yargı sistemi gibidir. Kişinin yaptığı eylemleri ya ödüllendirir ya cezalandırır. Güzel bir eylem yaptığımızda içimizde hissettiğimiz rahatlama duygusu süperegonun bize fısıltısıdır. Yanlış bir iş yaptığımızda gece sabaha kadar uykumuzun kaçması ve terleyerek bunalmamız da süperegonun gönderdiği bir ceza faturasıdır. Dünyada altı milyar civarında insan vardır ve bu bağlamda altı milyar farklı ego ve altı milyar farklı süperego vardır. Birbiriyle aynı olan iki süperegodan bahsetmek mümkün değildir.

Süperegonun büyük bir kısmı bilinçdışıdır. Medeniyetin devam etmesini sağlayan elastik bir süperego ve bireyin varoluşunu engellemeyen esnek bir süperego arzulanan bir süperegodur. Demokrasinin denetim mekanizmalarıyla, cuntanın denetim mekanizmaları arasındaki farkı iyi bilmek gerekir. Esnek bir süperegodan kasdımız, demokratik süreçler içerisindeki karşılıklı saygıya bağlı esnek bir denetim mekanizması iken; katı bir süperego bireyin varoluşunun engellendiği, özgürlüklerin yok edildiği ve emir-komuta zinciri altındaki katı bir denetim mekanizmasıdır.

Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ – Bütüncül Psikoterapi

Kaynak: Drcemkece.com

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

14 + fifteen =

Başvuru Kaynakları