Gorgoda Nedir? Kimdir?

Peygamberimizin Doğumu ve Çocukluğu

Resulullah(s.a.v.), Fil Vakası’ndan yaklaşık elli beş gün sonra 571 yılında Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi sabaha karşı Mekke’de doğdu. Doğduğu ev, Safâ Tepesi’nin hemen yanı başında Ebu Talib mahallesindeydi. Abdülmuttalib, […]

Hz. Peygamber’in çocukluğunun geçtiği Benî Sa’d yurdu (Fotoğraf: Orhan Durgut)
Hz. Peygamber’in çocukluğunun geçtiği Benî Sa’d yurdu (Fotoğraf: Orhan Durgut)


Resulullah(s.a.v.), Fil Vakası’ndan yaklaşık elli beş gün sonra 571 yılında Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi sabaha karşı Mekke’de doğdu. Doğduğu ev, Safâ Tepesi’nin hemen yanı başında Ebu Talib mahallesindeydi. Abdülmuttalib, annesinin Ahmed ismini verdiği torununu kucağına
alıp Kâbe’ye giderek bu güzel bebek için Allah’a(c.c.) şükretti. Peygamberimizin(s.a.v.) doğumunun yedinci gününde dedesi, akika kurbanı kesti ve Mekke halkına ziyafet verdi. Bu toplantıda Abdülmuttalib,
torununa Muhammed adını verdiğini bildirdi. Oysa daha önce böyle bir isim kimseye verilmemişti. Davetlilerin, ataları tarafından kullanılmayan böyle bir ismi neden verdiği sorusuna Abdülmuttalib, “Yer ve gök ehlinin onu övgü ile anmasını istedim.” demişti.

Peygamberimizin İsimleri

Hz. Peygamber’in en çok bilinen adı Muhammed’dir. Kur’an-ı Kerim’de dört yerde geçen bu isim “övgüye değer bütün güzellikleri ve iyilikleri kendinde toplayan kişi” anlamına gelir. Ahmed ise Peygamberimizin(s.a.v.) en çok kullanılan ikinci ismidir. “Allah’ı(c.c.) herkesten daha iyi ve çok öven, herkesten daha çok övülen” manalarına gelen Ahmed ismi Kur’an-ı Kerim’de bir yerde geçmektedir. Hz. Peygamber’in yaygın adlarından birisi de “seçilmiş” anlamında bir sıfat olan Mustafa’dır.

Araplar arasında yeni doğan çocukların sütannelere verilmesi âdetti. Mekke’nin sıcak iklimi yerine havası güzel vahalarda yaşayan bu insanlar Arapçayı da etkili konuşurlardı. Üstelik burada büyüyen çocuklar zorlu çöl koşullarına daha dayanıklı olurlardı. Sevgili Peygamberimizi doğumundan itibaren yaklaşık bir hafta boyunca annesi ve Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe emzirmişti. Hz. Peygamber’in ailesinin onu bir sütanneye vermeyi
düşündüğü sıralarda Sa’doğullarından bazı kadınlar Mekke’ye geldiler. Sütanneliği bir gelir kaynağı olarak gören bu hanımlar şehre gelip yeni doğan çocukları alırlar ve köylerine dönerlerdi. Yaptıkları bu iş sonucunda kendilerine yardım ve ikramda bulunulurdu. Bu sebeple zengin ailelerin çocukları tercih edilirdi. Ancak Halime Hanım yetim olan Hz. Muhammed’den(s.a.v.) başka alacak çocuk bulamamıştı. Tereddüt etse de eli boş dönmek istemediği için onun sütanneliğini üstlendi.

Peygamberimiz(s.a.v.); Sa’doğullarının yurdunda süt kardeşleri Abdullah, Üneyse ve Şeyma ile çocukluğunun güzel hatıralarını paylaştı. Konuşmayı da burada öğrendi. Resulullah(s.a.v.), “Ben sizin en fasih konuşanınızım. Kureyşliyim ama Sa’d b. Bekr yurdunda süt emzirildim.” buyurarak bu duruma işaret etmiştir. Peygamberimiz(s.a.v.) sütannesinin yanında geçirdiği bu yılları daima hayırla anmış, zihninde canlı izlerini taşıyan bu insanlara karşı vefalı davranmıştır. Yıllar sonra karşılaştığı sütkardeşi Şeyma ile ilgilenmiş, ona yakınlarını sormuştu. Vefatını öğrendikleri hakkında üzüntüsünü saklayamayan Hz. Peygamber geride kalanlara da ihsanda bulunmuştur.

Hz. Peygamber, Benî Sa’d yurdunda iki yıl kaldı. Halime Hanım çok sevdiği Muhammed’i(s.a.v.) gönülsüz de olsa Mekke’ye götürdü. Ancak o yıl şehirde bir veba salgını vardı. Âmine birçok çocuğun öldüğü bu salgından biricik oğlunun da etkilenmesinden endişe ederek yavrusunu tekrar sütannesine verdi. Böylece Peygamberimiz(s.a.v.), dört yaşına kadar sütannesinin yanında kaldı. Sevgili Peygamberimiz, annesiyle beraber Mekke’de iki yıl geçirdi. Ardından babasının kabrini ve dayılarını ziyaret amacıyla annesi ve dadısı Ümmü Eymen(r.a.) ile birlikte Medine’ye gitti. Medine’de akrabalarının yanında en güzel şekilde ağırlanan Peygamberimiz(s.a.v.), çocukluğunun o güzel günlerini şöyle anlatmaktadır:

“O gün dayımın kızı Enise’yle şu evlerin yanında oyun oynardık. Dayımın oğulları da bize katılır, birlikte evin damına çıkar, duvarlara konan kuşları uçururduk. Sık sık Neccaroğullarının kuyusuna yüzmeye giderdik. Ben
yüzmeyi orada öğrendim.”

Yesrib’de yaklaşık bir ay kalan ve yaşadığı güzel hatıraları kalbine nakşeden Peygamberimiz(s.a.v.), annesi ve Ümmü Eymen’le(r.a.) Mekke’ye doğru yola çıktı. Çölde beş gün yol aldıktan sonra Peygamber Efendimizin annesi Âmine hastalandı ve Ebvâ köyünde vefat etti. Henüz altı yaşında annesini kaybeden Peygamberimizi(s.a.v.) Ümmü Eymen(r.a.) Mekke’ye getirerek dedesi Abdülmuttalib’e teslim etti.

Abdülmuttalib, ömrü boyunca yanından ayırmayacağı yetim ve öksüz torununu bağrına bastı. Artık o; Hz. Muhammed(s.a.v.) olmadan sofraya oturmuyor, bir yemek daveti olduğunda mutlaka yanında torununu götürüyor ve yemeğin en güzel yerini ona ikram ediyordu. Abdülmuttalib gönlü ana baba hasretiyle yanan torununun mahzun olmaması için elinden geleni yapıyor; dadısı Ümmü Eymen’e(r.a.) de torununa iyi bakmasını, bir an olsun onu gözünün önünden ayırmamasını özellikle tembih ediyordu. Sürekli dedesinin yanında bulunan Resulullah(s.a.v.), sıcak bir ilgi görüyor, dedesinin yanına istediği gibi girip çıkıyordu. Nitekim Abdülmuttalib’in Kâbe’nin Hicr tarafında kendisi için ayrılmış bir minderi bulunurdu. Sık sık Kâbe’ye giden Hz. Muhammed(s.a.v.), dedesinin gölgeye serili olan bu minderinin üzerine otururdu. Ona mani olmaya çalışanlara Abdülmuttalib, “Oğlumu bırakın, ona dokunmayın! Vallahi, onda özel bir hâl ve büyük bir şan vardır!” derdi.

Resulullah(s.a.v.), sekiz yaşına kadar dedesinin şefkati ve himayesi altında büyüdü. Ancak Abdülmuttalib seksen yaşlarındaydı ve ecelin gölgesi üzerine düşmüştü. Vefat etmeden önce oğlu Ebu Talib’den Hz.Muhammed’i(s.a.v.) himaye etmesini ve ona göz kulak olmasını istedi. Dedesi vefat ettiğinde Sevgili Peygamberimizin yaşadığı büyük üzüntüyü Ümmü Eymen(r.a.) şöyle anlatır: “O sırada Allah Resulü’nün yanındaydım. O, dedesinin tabutunun arkasında durmadan ağlıyordu!” Ebu Talib, merhametli ve cömert birisi olarak tanınırdı. Geçim sıkıntısı çekmesine rağmen gönlü geniş, eli açıktı. Mekke’de kendisine danışılır, sözüne itibar edilirdi. Abdülmuttalib’in vefatının ardından yanına aldığı yeğenini de büyük bir şefkatle yuvalarına kabul etti. Ebu Talib, Hz. Muhammed’i(s.a.v.) bağrına bastığı gibi eşi Fâtıma bnt. Esed de onu öz çocuklarından ayırmamıştır. Sevgi ve muhabbeti azık edindikleri sofralarına yeğeni gelmeden başlamayan Ebu Talib onu yanına almadıkça uyumaz, bir yere gidecek olsa onu da beraberinde götürürdü. Peygamber Efendimiz ise hem Ebu Talib’in hem de Mekkelilerin koyunlarına çobanlık ederek amcasına destek olurdu.

Tarihî Busra şehrinin kalıntıları
Tarihî Busra şehrinin kalıntıları

Ebu Talib zaman zaman ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ticaret kervanlarına katılırdı. Bir gün Şam’a gitmek üzere hazırlık yaptı. Henüz on iki yaşında ve amcasına çok bağlı olan Peygamber Efendimiz ağlayarak şunları söyledi: “Amcacığım! Benim ne annem var ne babam! Şimdi sen de beni burada yalnız başıma bırakıp gidiyorsun!” Yetim ve öksüz yeğeninin bu yakarışlarına dayanamayan Ebu Talib, “Vallahi seni yanımda götüreceğim! Bundan böyle ne sen benden ayrılacaksın ne de ben senden ayrılacağım!” diyerek Şam’a gitmek üzere yeğeniyle birlikte yola çıktı. Zorlu bir yolculuktan sonra Busra’ya varan kervan burada bir süre konakladı. Hıristiyan din adamlarının yetiştiği manastırda yaşayan Bahira adındaki rahip, kervandakileri yemeğe davet etti. Mekkeliler burada defalarca gelip konaklamışlar ancak manastırdan hiç davet almamışlardı. Misafirlerini dikkatlice izleyen rahip, henüz çocuk yaştaki Hz. Muhammed(s.a.v.) ile yakından ilgilendi. Daha sonra Ebu Talib’i, “Kardeşinin oğlunu Şam’a götürme! Yahudiler ona zarar verebilirler.” diyerek uyardı. Endişelenen Ebu Talib işlerini Busra’da halledip Şam’a gitmeden yeğeniyle birlikte Mekke’ye döndü.

Yazı etiketi: , , ,

Kategori: Nedir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Gorgoda © 2021